Keloğlan Sincap Dostu 2. Keloğlan Masalları… Çocuklar için masallar… Eğlenceli masallar… Eğitici masallar… Ders veren masallar… Edebiyat Çocuk olarak Keloğlan Sincap Dostu 1 masalını sizin için derledik.
Keloğlan Sincap Dostu 2-Keloğlan Masalları
Keloğlan Sincap Dostu 1 masalı için tıklayınız.
Keloğlan, çok sevinmiş, sincaba teşekkür etmiş ve bir dileği olup olmadığını sormuş. Sincap da daha sonra söyleyeceğini ifade etmiş.
Keklikler, Keloğlan’ı büyük bir misafirperverlikle karşılamış.
Kraliçe Keklik, “Sana üç sorumuz var. Bilirsen iki küp altın alacaksın,” demiş.
“Sorun,” demiş Keloğlan, “hepsine cevap vereceğim.”
Bir kiraz ağacını gösteren Kraliçe Keklik, ilk soruyu sormuş: “Söyle bakalım, Keloğlan, O ağaçta kaç kiraz var?”
Muzip muzip sırıtmış Keloğlan. “Onu bilemeyecek ne var?” demiş. “Senin altın tüylerinin sayısı kadar.”
“Nereden biliyorsun?” diye devam etmiş sorusuna, Kraliçe Keklik.
“Say da bak!” demiş Keloğlan.
İkinci soru gelmiş ardından: “Dünyanın tam ortası neresidir?”
Soruların hafifliğine için için sevinmiş Keloğlan. “O da soru mu ki, tam senin bulunduğun yer, Kraliçe Keklik,” demiş.
“Nereden biliyorsun?”
“İstersen ölç de bak.”
Bu cevap da doğru kabul edilmiş. Sıra son sorudaymış.
Eline iki ceviz alan Kraliçe Keklik, sorusunu sormuş: “Söyle bakalım, bu cevizlerden hangisi daha ağır?”
Cevizleri eline alan Keloğlan, cevizlerin aynı olduğunu görünce, yanındaki göle bırakmış. Sonra, “Suya daha fazla batan ceviz, daha ağır,” demiş.
Kraliçe Keklik, bütün sorulara doğru cevaplar veren Keloğlan’a iki küp altını vermiş.
Evine gelen Keloğlan, altınları anasına göstermiş. Sevinçten ağlamış zavallı anası.
Keloğlan, kendisine büyük iyilik yapan sincabı unutmamış. Anasına, altınları elde etmesi için kendisine yol gösteren birine yardım edeceğini söyleyerek ayrılmış.
Sincabın kendisini aramasını beklememiş. Aramış bulmuş. Meğer ne büyük derdi varmış sincabın… Şöyle anlatmış: “Ben aslında padişah kızıyım. Fakat babamı çekemeyen bir düşmanı, bana büyü yaptı, işte gördüğün gibi bu hale geldim.”
“Vah vaah!..” diye ağlamış Keloğlan. “Söyle bana,” diye devam etmiş, “sana nasıl yardımcı olabilirim?”
“Çok zor be Keloğlan,” demiş sincap, “çok çetin! Kaf Dağı’na gideceksin, zümrüt suyunu bulacaksın, bana getireceksin. Olacak iş değil.”
“Biraz daha anlat,” demiş, “iyice bileyim ki, görevimi tam olarak yerine getireyim.”
Sincap anlatmış: “Kaf Dağı’nda büyük bir mağara varmış, bu mağaranın içindeymiş bu zümrüt suyu. Lakin, büyük bir ejderha ona bekçilik yaparmış.”
Kasabadan keskin bir kılıç almış Keloğlan ve bakımlı bir ata bindiği gibi uçmuş sanki… Nice dağları, bilinmez vadileri bir bir aşmış…
Az gitmiş, uz gitmiş; altı ay, bir güz gitmiş, Kaf Dağı’na varmış. Atını bir ovaya salmış. Kılıcını kuşanmış. Birkaç bekçi yılanı kılıcı ile kese kese çıkmış yukarılara.
Birdenbire kulakları, keskin ıslık sesleri ile dolmuş. Bakmış ki büyük mağaranın ağzına gelmiş. Yılanlar toplu halde ıslık çalarak içerideki ejderhaya bir tehlikenin geldiğini haber vermişler.
Bir kenara sinmiş Keloğlan.
Az ilerilere bir taş atınca, bekçi yılanlar oraya doğru gitmişler, böylece mağaranın ağzında bir tehlike kalmamış, ama içeride ejderha acaba var mıymış, yok muymuş? Yılanlar ha bire ıslık çalarmış.
Biraz daha yukarı çıkmış Keloğlan. Ama çok yorulmuş. Kılıcını bile kullanacak gücü kalmamış.
Üstünde bulunduğu mağara zangır zangır titremeye başlamış. Sanmış ki çok büyük bir zelzele oluyor. Meğer ejderha, dışarı çıkmış. Yılanların ıslıklarını dinleyen azgın ejderha, yavaş yavaş mağaradan uzaklaşıp aşağılara doğru inmiş.
Bu fırsatı hemen değerlendiren Keloğlan, usulca mağaranın içine girmiş. Zümrüt suyunu, getirdiği şişeye koyup, dışarı çıkmış. Geldiği gibi dönmüş ve sincabı bulup ona zümrüt suyunu vermiş. Çok memnun kalan sincap, zümrüt suyunu içer içmez, dünyalar güzeli bir kız olmuş.
Keloğlan’ın kel kafasını öptükten sonra, birlikte doğruca saraya gelmişler. Babasına her şeyi anlatmış kız. Padişah babası ise, bir deve yükü altınla Keloğlan’ı köyüne uğurlamış.
Keloğlan, anası ile o günden sonra ömürlerinin sonuna kadar sıkıntısız, mutlu bir ömür sürmüşler.
Onlar ermiş muradına, darısı bizim gibilerinin başına…